"Yo siempre me había imaginado el paraíso bajo la especie de una biblioteca."
"Ben cenneti hep bir çeşit kütüphane olarak düşlemişimdir."
Jorge Louis Borges

7 Nisan 2012 Cumartesi

BÜYÜK DEFTER-AGOTA KRİSTOF

Bir kitap ne kadar hüzünlü olursa olsun bir hayat kadar hüzünlü olamaz.” (sy.267)


“İyi” ve “iyi değil” için çok basit kuralımız var: Kompozisyon “gerçek” olmalı. Olanı yazmalıyız, gördüğümüzü, duyduğumuzu, yaptığımızı.

Örneğin “Anneanne bir Cadı’ya benziyor yazmak yasak ama “insanlar Anneanne’ye Cadı diyor” yazmak serbest.

Aynı ölçüde “Posta iyi” diye yazamayız, bu gerçek değil; çünkü Posta bizim bilmediğimiz kötülükleri yapabilecek biri belki. Bu yüzden yalnızca “Posta bize battaniye veriyor” yazıyoruz.

“Çok ceviz yiyoruz” yazabiliriz; ama “ceviz severiz” yazamayız, çünkü “sevmek” kesin bir sözcük değil, belirginlikten ve nesnellikten uzak. “Ceviz sevmek” ile “Anneannemizi sevmek” aynı şeyi ifade edemez. Birinci cümle ağızdaki hoş tadı belirtir, ikincisi duyguyu. (sy.31)

“Tekrarlanmaktan sözcükler anlamlarını yitiriyor, içerdikleri acı da dinmeye başlıyor.” (sy.25)

“Diniyor, köreliyor dedim ama kayboluyor” demedim. (sy.214)


“Ben yazdıklarınızın gerçek şeyler mi yoksa hayali şeyler mi olduğunu merak ediyorum.

Ona gerçek hikâyeler yazmak istediğimi söylüyorum, ama bir an geliyor, hikâye gerçekliği yüzünden katlanılmaz oluyor, bunun üzerine hikâyeyi değiştirmek zorunda kalıyorum. Kendi hikâyemi anlatmak istediğimi söylüyorum ona, ama yapamıyorum, cesaretim yok, hikâyem çok canımı acıtıyor. Bunun üzerine her şeyi güzelleştiriyorum, olayları oldukları gibi değil, olmasını istediğim gibi anlatıyorum.



“Tekrarlanmaktan sözcükler anlamlarını yitiriyor, içerdikleri acı da dinmeye başlıyor.” (sy.25)

Agota Kristof’tan savaş, yıkım, göçmenlik, kimlik, insanlık ve yazmak üzerine tüyler ürpertici bir üçleme...
Zamanın ve adın olmadığı bir coğrafyada, savaşın, felaketin, yoksulluğun ortasında anneannelerine emanet edilmiş küçük ikizler, bir yandan hayatı anlamaya çalışırken bir yandan da ne pahasına olursa olsun hayata sıkı sıkı tutunmaya çalışırlar. Gün gelir ikizlerin yolu ayrı düşer. Bir daha görüşebilecekler midir? Belki de, sınırları aşmak, sadece mekânları ve kişileri değil, kimlikleri ve hatta geçmişi bile değiştirebilir...



Bellek Güçlendirme Çalışmaları

Anneanne bize:
-İtoğlu itler, diyor.
Kimileri:
-Cadının piçleri! Orospu çocukları! Diyorlar.
Kimileri de:
-Aptal. Serseri. Sümüklü. Eşek. Kirloş. Domuz yavrusu. Rezil. Aşağılık. Çürümüş hayvan leşi. Küçük boklar. Katil tohumu. İpten kazıktan kurtulmuş.

Bu sözleri duyunca yüzümüz kızarıyor, kulaklarımız çınlıyor, gözlerimiz batıyor,  dizlerimiz titriyor.

Artık ne kızarmak ne de titremek istiyoruz, küfürlere, bizi yaralayan sözlere alışmalıyız.

Mutfaktaki masanın başına karşılıklı oturuyoruz, göz göze, en dayanılmaz sözleri söylüyoruz.
Biri:
-Süprüntü, göt deliği.
Diğeri:
- Götveren, aşağılık.

Sözcükleri duymaz, beynimize ulaşmaz hale gelinceye kadar tekrarlıyoruz.

Hergün yarım saatlik böyle bir çalışmadan sonra, sokaklarda dolaşıyoruz.
İnsanları bize hakaret etmeye zorluyoruz, sonunda kayıtsız kalabildiğimizi fark ediyoruz.

Ama eskiden kalma sözcükler de var.

Annemiz bize:
-Canlarım. Aşklarım. Mutluluğum. Tapılacak bebeklerim, derdi.

Bu sözcükleri hatırlayınca gözlerimiz yaşla doluyor.
Bu sözcükleri unutmalıyız, çünkü artık kimse bize böyle şeyler söylemiyor, bu sözcüklerin anısı da taşınamayacak kadar ağır.

Böylece çalışmaya başka bir yönden başlıyoruz.
Şöyle diyoruz:
-Canlarım. Aşklarım. Sizi seviyorum…Sizi hiç terk etmeyeceğim. Yalnızca sizi seveceğim… Her zaman… Sizler benim için hayatsınız…

Tekrarlanmaktan sözcükler anlamlarını yitiriyor ve verdikleri acı da dinmeye başlıyor.


Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

©2012 Kitap Önerisi


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
9